“hayatın ne
anlamı var
yanımda sen
olmayınca
yaşamın ne
tadı var
yanımda sen
olmayınca
aşkın hasret
çölüyüm ben
bir gözyaşı
gölüyüm ben
yaşayan bir
ölüyüm ben
yanımda sen
olmayınca
nasıl çekmem
kadere ah
yazan yazsın
bana günah
gecelerim hep
simsiyah
gecelerim olmaz
sabah
yanımda sen
olmayınca
bence ölüm ayrılıktır
sensizliktir
yalnızlıktır
her nefesim
hıçkırıktır
yanımda sen
olmayınca”
Zeki Müren
Saçların
Eskisi Gibi Parlamıyordu Artık
Zeki Müren’den
“yanımda sen olmayınca”yı dinlerken
Zahter’de gece
yağıyor üzerime
hissediyorum
kanıma karışan
rakı kadar
içime çöken
karanlık hissi bundan olsa gerek
alkol beynimdeki
kurtları öldürmüyor
hepsi başka
bir hayatın giriş paragrafı olabilecek anılarımı sessizce karşılıyorum
iliklerime
kadar
bir kişinin
yüreğinde kaldıramayacağı kadar hüzün doluyorum
yüreğimin sol
yanında varlığını seziyorum hatta
hatta hayalin
perde gibi iniyor
güvercin niyetlerinden
çekilmiş fotoğraflar gibi gözlerime
gözüm görmüyor
“ne kahredici
bir gece bu içimdeki
ne unutulmaz
bir sevda yüreğimdeki” diyorum
“yaşamın ölüme
olan kesin yolculuğu yakın herhalde” diye de ekliyorum
neden olmasın
yaşlandım da
üstelik
ellerim terliyor
usulca rakı
kadehini bırakıyorum masaya
denizsiz bu
kentte seni
denizin ortasında
martı seslerini özlüyorum
yerine getirilmemiş
sözlerimizi
müzikte sessizliği
dilde dönmeyişimizi
yakılan mektuplarımızı
özlüyorum
yüzümü caddeye
çeviriyorum
en yüksek dalına
erkekliğimi astığım kavaklara
erkeklik sütüme
benzeyen sütleriyle incir ağaçlarına bakıyorum
uzaklara
gerçekler ve
yaşanmışlıkların birbirine karıştığı en uzaklara
uzakların da
uzaklarına bakıyorum
hastaneye yatırılıp
yatağa bağlanmak
ve sonsuz bir
uykuya dalmayı istiyorum
elimi tekrar
uzatıp rakı kadehine
haykırıyorum
şerefine
şimdi dinle
son gördüğümde
seni
İstanbul’da
yani
gözlerin eskisi
gibi bakmıyordu
kendine olan
inancını çoktan yitirmiş gibiydi
gözlerin cansızdı
saçların eskisi
gibi parlamıyordu artık
yaşam çok ağır
geliyordu
dudakların
olur olmaz her şeye bir şeyler ekliyordu
konuşması gereken
yerlerde ise susuyordu sanki
bir yerinden
tutunmuştun soyka hayata
ikizlerinin
ilk günleri gibi tutunduğun yer elini acıtıyordu
kanatıyordu
zaman zaman
umurundaydı
geçen yıllar
“bir şeyler
yapmak gerek” diyordun
yeryüzündeki
zavallı varlığını sona erdirmeye cesaretinin olmayışı gibi
bir şeyler
yapacak gücün de yoktu
tüm kanamaların
ve acıların da bu yüzdendi
kimi zaman
geçmişine asıldığında ellerin
beni çok özlediğinde
ve yanımda olamayınca yüreğin
hayat kavgasında
ezilenleri gördüğünde gözlerin
uykusuz geceler
yatağında düşündüğünde beni başın kanıyordu
kimseye bir
şey söylemiyordun
kimseyle paylaşamıyordun
içindeki derin yalnızlığı
kendimden nefret
ediyor
dönüştüğün
şeyi yok etmek
öldürmek istiyordun
gözle görünen
acılarından çok
ruhundaki fırtınalar
ve rahmetli
Cem Karaca’nın “hep kahır hep kahır” deyişi yıpratıyordu seni
bunları da
benimle paylaşamadığın için kanıyordun işte durmaksızın
“gidiyor musun”
diye sordum
“gidiyorum”
demiştin bana
sabahlarımızdan
birinde
Cumhuriyet’in
pazar bulmacasını çözmemiştik daha
sözsüz bir
anlaşma gibiydi bakışın
sustuk
terk edilişler
hep bir bahaneyle süslenirdi
bahanesiz ama
sevgi dolu bir ayrılıktı bizimkisi
sessiz oldu
bizim kentte
ölüm sessizdi
yaşamın uzunluğu
ve hayatın çeşitliliği ne şaşırtıcı
tek bir kötü
söz söyleyemeden
tek bir cevap
alamadan
işte böyle
rakı kadehi gibi
en güzel gecelere
saklanan Fransız şarabı gibi
bitmişti her
şey
görmeyecektim
duymayacaktım
hissetmeyecektim
dokunamayacaktım
tadamayacaktım
ağlayamayacaktım
evet ağlayamayacaktım
dahası inanmayacaktım
hayatla tekrar
göz göze gelecek
yaşadıkça aklımdan
ve yüreğimden
çıkaramayacaktım
öpemeyecektim
acıları yüreğimden
beynime
kanıma
damarlarıma
parmak uçlarıma
akıtıp dönüştüremeyecektim
başkasını senin
gibi sevemeyecektim
yaşama sevinci
denen şeye hiç sahip olmayacaktım
yüreğim sızladığında
seni uyurken
seyretmek için gece sessizce odana giremeyecek
gözlerim ağlamaklı
kapına gelemeyecektim
beni neden
bıraktığını hiçbir zaman anlayamayacak
senin bana
her zaman gösterdiğin anlayışı gösteremeyecektim
her günahımın
ardından bir bahane aramayacak
bu kahrolası
nevrotik dünyada
topluca tüm
günahlarımı sana adayacaktım
ve pişmanlığı
bile yaşayamayacaktım
o pişmanlığın
geberten sancısıyla kıvranmayacaktım
çünkü ben yokluğunda
bir hiçtim
terk edişinin
anlamı buydu işte
okyanus dalgalarıyla
ufalanan kayalar gibi
hiç olmak
zamanla anlamları
değişen
manasızlaşan
sözcükler gibi
toprak altında
çürüyen bir canlı bedeni gibi
yok olmak
sadece düşünerek
ölünmeyeceğini çok önceleri keşfetmiştim
işte benim
kanamalarım da bu keşifle başlayacaktı
hiçbir sarılışımız
hiçbir öpüşümüz
bir başlangıç olamamıştı
hepsi birer
vedaydı
ağlamak ise
gelenekti
ama nicedir
ağlamıyorum
ağlayamıyorum
belki unuttum
belki sertleştim
“dönüştüğün
şeyi yok etmenin tek yolu bumuydu” diye sordum
“neden” dedim
“etrafımda
olan bitenden bir şey anlamadan evlendim” dedin
“benim nedenim
kesinlikle bu değildi
kendi huzursuzluğumu
azaltacak birini aramıyordum
birini bile
aramıyordum
sadece evlendim”
dedin
“kendime biçtiğim
tek ölüm buydu” dedin
“evet biz kadınlar
böyle akıl almaz şeyler yaparız” diye de ekledin
şimdi son olarak
bir kadın ve
erkekten çok
birbirlerinin
yaralarını salyalarıyla iyileştirmeye çalışan
yaralı
iki hayvan
gibi sevişmek istiyorum seninle
söyleniyorum
sızlanıyorum
susuyorum
her dokunuşta
eski bir yarayı kanatmaktan
“seni hala
seviyorum” demekten korkuyorum
korkularımı
hep bildim
sessizlik
Dr.A.Cem
KEÇE
Edebi Cinsellik
- 2006
|